"Psikoloji okuyup neden dijital pazarlamaya yöneldiniz?"
Kısa cevabım: yön değiştirmedim, aynı soruyu farklı bir laboratuvarda sormaya devam ettim. Psikolojide öğrendiğim soru şuydu: insanlar neden böyle davranıyor? Reklam, bu sorunun her gün ölçülebilir cevaplar verdiği ender alanlardan biri.
Psikolojiden kalan üç alışkanlık
Hipotezle çalışmak. Deney tasarımı öğrenirken ilk öğretilen şey, önce beklentiyi yazmaktır. Reklamda da bir teste başlamadan önce "neyi beklediğimi ve hangi sonucun beni yanılttığını" yazarım. Bunu yazmadan yapılan test, sonucu gördükten sonra hikâye uydurmaya dönüşüyor.
Veriye şüpheyle bakmak. Psikolojide bir ölçüm aracının gerçekten ölçmek istediğiniz şeyi ölçüp ölçmediği ayrı bir konudur. Dijitalde bunun karşılığı şu: GA4'teki "dönüşüm" gerçekten satış mı, yoksa bir buton tıklaması mı? Kariyerimde gördüğüm "kötü performans" vakalarının büyük kısmı, performans sorunu değil ölçüm sorunuydu.
Ortalamaya güvenmemek. İstatistik dersinin en kalıcı cümlesi buydu. Hesap düzeyinde 4 ROAS görüyor olabilirsiniz; içinde 12 ile 0,8 arasında dağılan kampanyalar vardır. Karar ortalamayla değil, dağılımla verilir.
Pratikte ne değiştiriyor
Kreatif seçiminde en somut fark burada. "Bence bu daha güzel" cümlesiyle karar vermek yerine, hangi mesajın hangi niyete karşılık geldiğini düşünürüm: talebi olan bir kategoride ikna dili, kategoriyi yeni tanıtırken açıklama dili gerekir. Aynı görsel, iki durumda farklı sonuç verir.
İkinci fark müşteriyle konuşurken ortaya çıkıyor. Rakam kötüyse önce "gerçekten kötü mü, yoksa beklenti mi yanlış kuruldu?" diye sorarım. Bu ikisi farklı sorunlar ve farklı çözümleri var.
Romantikleştirmeden
Psikoloji eğitimi bana reklam yazmayı öğretmedi; onu sahada öğrendim. Verdiği şey bir yöntem: ölçmeden inanmamak, tek bir vakadan genelleme yapmamak ve kendi sezgime de bir hipotez gibi davranmak. Bu alışkanlıklar, "davranışsal pazarlama" etiketinden çok daha işe yarıyor.